Festival Günlükleri

Festival Günlükleri

Festivali yaşayanların kaleminden. İzleyiciler, gönüllüler ve davetli yazarlar gördüklerini, hissettiklerini buraya yazıyor.

2günce yazarı
6günce yazısı
0davetli yazar

Öne çıkan günce

Aybüke Çam Festival Gönüllüsü

“Süpürge ağzımıza bir parmak bal çaldı ve bizi bıraktı. Sessiz Dost’la kapanış, ödüller ve bir veda.”

5 günce 0 film

Tüm günceler

Son günceler

Altıncı gün — Kapanış

Süpürge ağzımıza bir parmak bal çaldı ve bizi bıraktı. Sessiz Dost’la kapanış, ödüller ve bir veda.

Sevgili Festival Günlüğüm; Süpürge ağzımıza bir parmak bal çaldı ve bizi bıraktı gibi hissediyorum. Çok çabuk bitti. Göklerden yere yaklaşmanın zamanı geldi, bir sene boyunca yerde dolaşıp tekrar yükseklere çıkacağımız bu anları bekliyor olacağız. Miyazaki’nin Küçük Cadı Kiki filminde Kiki’nin süpürgesinin özel gücü bir noktada bitiyordu. Kiki misali bir süreliğine uçmaya ara veriyoruz ama elbette cadılık baki. Sessiz Dost (Silent Friend) ’la bu festivali kapatıyorum. Film “Çiçek Mi Dediniz?” konseptine çok uygundu. Çiçekleri pasif ve sessiz bir kabulcü olarak gören herkese onların bizim algılayamadığımız biçimde aktif ve varoluşlarının yeterince gürültülü bir mücadele olduğunu gösterdi. Bu filmi kırmızı koltuklu salonda izlediğim için mutluyum çünkü süre itibariyle yan salonda izlemek zorlayıcı olabilirdi. Özel gösterim için seçilmiş harika bir filmdi. Asırlık Ginkgo ağacının tarihin farklı dönemlerinde üç insanın hayatına tanıklık ve dostluk edişini anlattı. 1908’de Grete’nin bölüme kabul edilen ilk kadın olmasıyla başlayan hikaye hem tarihi perspektifle hem de Grete’nin mücadelesiyle dolu doluydu. 1972’de aşık bir öğrencinin, aşkıyla kurduğu bağı yerini bir sardunya ve ginkgo ağacıyla aktarmasını izledik. 2020’de pandemideki kapanmayla birlikte üniversitede yalnız kalan ve bilimsel araştırmalar yapan profesörün hikayesine şahit olduk. Bu üçünün ortak noktası; yalnızlıklarını sessiz bir dost olan doğanın sesini dinleyerek dindirmeleriydi. Film sonrası kapanış için ufaktan hazırlıklar başlamıştı. Kapanış töreni Çağla’nın samimi sunumuyla gerçekleşti. Vakfın Sanatla projesi kapsamında Suriye’de çekilen iki kısa film gösterildi. Yakın zamanda kaybettiğimiz Marjane Satrapi’yi anmak üzere FIPRESCI jürisi konuşmasını gerçekleştirirken Nadia, Satrapi’yle ayrı bir bağı olduğunu, onunla tanışmış olmaktan çok mutlu olduğunu ve kaybından dolayı üzüldüğünü dile getirdi. Ece Vitrinel ise Satrapi’nin sinemasının etki alanının büyüklüğünü “filmlerini izlememiş olsanız bile sahneleri bir yerlerde karşınıza muhakkak çıkmıştır” diyerek vurguladı. (FIPRESCI jurisi: Ece Vitrinel, Nadia Meflah, Omnia Adel\Fotoğraf:Cemre Çıplak) Derken gecenin en önemli anlarından olan ödül açıklandı. Yo, Aşk Asi Bir Kuştur (Yo, Love Is A Rebellious Bird) ödülü kazandı. Gerçekten festivalde benim favorimdi ve çok mutlu oldum. Enki’nin seyirci ödülünü, tam puan alarak Yaşadığını Görmek Ne Güzel (Que Bom Te Ver Viva) kazandı. Kazanan filmleri izlemiş ve öncesinde beğenmiş olmanın gururla sinemadan biraz da olsa anladığımı düşünmeye başladım. Şaka bir yana bu sene seçkide ağırlıklı olarak belgesel izledim. Seçkideki belgeseller çok katmanlıydı, ilk katı çoğunda umutsuz bir noktadan maruz kalınan sorunlardan bahsedilerek başlasa da ortasına bir mücadele ve üst katına gerçeklikle harmanlanmış umutlar eklenmişti. Seçkinin karanlık olmaması festivalin anlam ve önemi için önemliydi. Nihayetinde alkışlar ve kapanış… Kült’ün alt katında küçük bir veda gerçekleştirdik. Festivale yıllardır gelen birkaç dostumla birlikte ortak fikrimiz şu: evet filmler mücadele etmenin bir biçimiydi, evet sinema güzeldi ama bizim bu festivale esasen katılma amacımız asla yalnız hissetmemekti… Burada kurduğumuz bağın ve ortaklığın sırt sıvazlayıcı yanı için bu festivale geliyorum, geliyoruz. Gecenin ilerleyen saatlerinde Manifest ve 90’lar Türkçe Pop türlü türlü dans figürleriyle hakimiyeti ele geçirdi. Birbirimizi kucaklayarak 29. Festivali sonlandırdık.

Devamını oku

Beşinci gün — Lucia Murat

Festivalin sonuna yaklaşırken üç film: Hayalet Okul, Onur Konuğu Lucia Murat’ın Yaşadığını Görmek Ne Güzel’i ve Yusufeli’ni anlatan Kuru Taşın Başı.

Sevgili Festival Günlüğüm; Yavaş yavaş festivalin sonuna geldik. Özgü Namal bir röportajında sinemanın bir çılgınlık hali olduğundan bahsediyordu. Gerçekten de festivaller bir çılgınlık hali. Sabahın erken saatlerinde filmler izlemeye başlamak, tüm günü sinemada geçirmek ve gece saat on ikiye gelirken balkabağına dönüşmeden söyleşileri takip etmek… Ve sonra uyuyup uyanıp bunu beş gün sürdürmek. Aynı gibi görünen ama farklı duygulara, dünyalara bizi sokan beş gün. Bazen film izlemek yerine fuayede yazı yazıyorum ya da arkadaşlarımla sohbet ediyorum ya da dinleniyorum. Bu anlarda insanların filmlere girişleri ve filmlerden çıkışları arasında koca bir anlam dünyası farkı görüyorum. Ben o sırada kendi dünyamda kalırken onlar yeni dünyalarla tanışmış yeni dertler edinmiş belki de yeni umutlarla dolmuş olarak çıkıyordu. Seanstan çıkan arkadaşlarım “naber?” dediğinde “aynı” cevabını veriyordum ve aynı soruyu ben sorduğumda asla “aynı” cevabını almadım. Artık nehir akmıştı, yıkananlar da başka yere gitmişti ve gelmişti. Bugün üç filmle günü tamamladım. Hayalet Okul (Ghost School) ’da korku filmi izlemeyi bekliyordum. Çocukken cinli perili filmler kulağa daha korkunç geliyordu. Büyüdükçe korkularımın değiştiğini anladım. Benim için patriyarka, cinden periden öte bir gerçeklikte ve öte bir korku noktasındaydı. Patriyarkayı kovmak cinleri kovmaktan daha zordu. Yine de sistemin gösterdiği yolu dümdüz gitmeyenler etrafından dolanarak hayallerini gerçekleştirebiliyordu. Bu sene Onur Konuğu olarak Lucia Murat festivalin ilk gününden beri her anda yanımızdaydı. Ankara’yı çok merak ediyordu bu sebeple ona ve FIPRESCI jürisine gezi rotası belirlenmişti. Arkadaşlarımdan duyduğum kadarıyla bugün Ulucanlar Cezaevi’ni ziyaret etmişlerdi. Lucia’nın filmlerini henüz hiç izlememişken içimden “acaba başka bir müzeye mi gitselerdi?” demiştim. Sonrasında Yaşadığını Görmek Ne Güzel (Que Bom Te Ver Viva) filmini izledim. Ve her şey o zaman daha anlaşılır oldu. Belki bir haftadır Lucia’yı her gün görüyordum ama ona bakmayı şimdi öğrenmiştim. “Lucia’nın sinemasını o gittikten sonra izlersem ve filmlerine bayılırsam içimde ukte kalır” düşüncesiyle yola çıktım. İyi ki Lucia gelmiş ve iyi ki filmini izlemişim! Film sonrası söyleşiye katılamamış olsam da onun bu olayların içinden çıkıp gelmiş biri olduğunu biliyordum. Filmde askeri diktatörlük döneminde siyasi mahkum kadınların yaşadığı işkence ve sonrası hayata tutunma çabalarını öznelerin dilinden dinledik. İşkence görmüş biri olmanın toplum gözünde bir yere koyulamadığını anlatan bir sahnede insanlara o günlerden bahsederken dümdüz bir ifadeyle anlattığı bir an vardı. Etrafındaki insanların panik, acıma, ne yapacağını bilemeyişlerini gözlemlediğini ve bundan keyif aldığını anlatıyordu. Murat’la ilgili söyleyeceklerim bitmedi, sanırım bugünümü ona adıyorum. Söyleşi sonrası Kült’ün arkasında koltuklu odada dinleniyordu. Birlikte bizlere Çankaya Belediyesi’nin gönderdiği kaşarlı sandviçi yedik. Festival gönüllüleriyle diyaloğu çok tatlıydı. Lucia Murat’la birlikte sandviç yemedim demem bu saatten sonra… Günün son filmi Kuru Taşın Başı (On The Dry Rock) oldu. Yusufeli Barajı’nda olan biteni bölge halkının ağzından dinlediğimiz ve oradaki hayvanların da gözünden gördüğümüz bir filmdi. Yeşim Ustaoğlu ve Selen Heiz katılımıyla gerçekleşen söyleşide bana düşen fotoğraf çekmekti. Belgesel; bölge halkının yasını, öfkesini ve içinde bulunduğu çıkmazı olduğu gibi aktarıyordu. Saat gece on ikiyi geçerken söyleşi hala devam ediyordu. Filme dair unutamayacağım an “ölülerimizin kemiklerini sırtımızda taşıdık” cümlesi oldu. Ustaoğlu; yalnızca toprağın bir nimet, bir ekmek kapısı olarak yok olmadığını, binlerce yıldır biriktirdiği tüm değerlerin de yitirilmiş olduğunu söyledi. Kafamda bir sürü dünyayla, ihtimallerle günü kapattım.

Devamını oku

Festivale Entel Kedi Düştü

Evinden çıkmaya üşenen bir kediden ne bekliyorsunuz?

Bir entel kedinin festival günlüğüne hoş geldiniz. Geç gelmiş olabilirim. Şaşırmayın. Evinden çıkmaya üşenen bir kediden ne bekliyorsunuz? İtiraf edeyim, geç kalmayı oldukça fazla filme girerek telafi etmeye çalıştığım bir gün oldu. Güne Judit Elek'in Karadaki Ada filmini izleyerek başladım. Macar sinema tarihinde büyük bir yeri olan Elek'in kamerasından dönemin "Buda"sını siyah beyaz izlemenin keyfi bir başkaydi. Film kamerasıyla ilk kez sokakta karşılaşanların kameraya dik dik bakışları da filmin mizahına ayrı bir katman katıyordu. Yabancıların hayatına damlayıp çıkmasının yaşlı kadını nasıl etkilediğini gözlerinden görebildiğimiz film, kalabalıkların içinde yalnızlığı anlatırken sadeliğini korumayı başarıyor. Sonrasında izlediğim 2 film de birbirinden özel hikâyelerdi. YO , yıllara yayılmış bir dostluğun, özgürlüğün ve yaşamın peşini bırakmayan bir kadının hikâyesi. Farklı medyumlar arası gidip gelen anlatı seyircilerin hepsini içine çekti — minik horlamayı bile. Ve geldik ilk günümün harika finaline. Lucia Murat'ın Yaşadığını Görmek Ne Güzel filmi. Brezilya'daki diktatörlük döneminin hafızasını tutan çok güçlü bir belgesel-kurмaca karışımı. Kurмacada tetiklediği duygular, sorduğu sorular ve seyirciye bakışı ile tek başına dimdik durabilecek bir anlatıyı, hayatta kalanların anekdotları ile bambaşka bir noktaya taşıyor. İşkencelerin tek bir ötekiye yapılmadığını da gözler önüne seriyor. Öğrenci hareketi. Kardeşi kaybolanlar. Silahlı mücadele. Uçak kaçıranlar. İşkenceden sonra hayata tutunma yöntemleri, kalan izler ve dönemi görmeyenlere düşündürdükleri ile çok boyutlu bir dünya önümüze seriliyor. Film sadece dönemin Brezilya'sının gerçekliğini anlatmıyor, evrensel bir hafızaya dönüşüyor. Festivalin devamında görüşürüz, iki ayaklılar. Bana da yer ayırın.

Devamını oku

Üçüncü gün — Pasif Aşınma

Üçüncü gün Özlem Çıngırlar’ın atölyesiyle başladı. Akşam, Mundurukuyü ile festival boyunca gördüğüm en kalabalık salonda buldum kendimi.

Sevgili Festival Günlüğüm; Üçüncü gün Özlem Çıngırlar’ın atölyesiyle başladı. Özlem Hanım’ı iki sene önce Kayıtsız filmiyle Süpürge’de tanımıştım, iletişimi koparmadık. Kendisini çevresindekilerin yeşillenmesine olanak sağlayan ve yeni başlayanlara el vermekten çekinmeyen birisi olarak görüyorum. Atölyesi de bilinç yükseltme toplantılarına benziyordu. “Sizlere Kayıtsız ve Gölgesiz arasındaki sıkışmışlığı anlatacağım” , diyerek sözlerine başladı. Üretim sürecinde karşısına çıkan zorlukları anlatarak atölyeye gelenlere film yapmanın doğrusal bir süreç olmadığını ilk filminizi yapmış olsanız dahi ikincinin garantisi olmadığını anlattı. Atölyenin konu akışı şu şekildeydi: başlama süreci, kopuş ve yeniden bağlanış… Sadece film sürecinde değil hayattaki sürecimize dair bir bilinç yükseltme toplantısına dönüştü. Festival boyunca en kalabalık hissettiğim andı. Sessizliğimin sebebi dinlediklerimin içimde sönmüş fırtınaları tekrar ayaklandırmasıydı. Katılımcıların da yaşadıkları sektörel zorlukları dinledik. Ve bu zorlukların “erk” olmamaktan kaynaklandığı gerçeğiyle canımız bir kez daha sıkıldı. Özlem Hanım’ın “pasif aşınma” diye tabir ettiği şey zamanla insanın yaptıklarını kemiren, insana kendisini sorgulatan ve vazgeçme noktasına getiren şeydi. Görünürlüğün azaltıldığı, üretmemeniz için yavaş yavaş seni kemiren pasif aşındırma… Özellikle yönetmen kadınları buna maruz kalıyordu. “Kendi sesinizi duyamayacak kadar aşındırıyorlar sizi” . Tabii ki atölye bu noktada bitmedi. Özlem Hanım kendi sesini duyamadığı noktadan Gölgesiz filmiyle çıktığını söyledi. Yeniden ayağa kalkma sürecinde üretime, sevdiği işe sıkı sıkı tutunduğunu ifade etti. Sanırım vazgeçmemek bizler için güçlenmek demekti ve aşındırıcılar için ise kan kaybı demekti. Diğer yandan günümüz koşullarında sinemayı salt gelir kaynağı, meslek olarak görmemenin hem üretimsel hem de ekonomik olarak özgürleştirici olduğundan bahsetti. (Özlem Çıngırlar, Fotoğraf: Aybüke Çam) Bugün iki film izlemek için çıktığım yolda tek filmle günü kapattım. Mundurukuyü: Balık Kadınların Ormanı (Mundurukuyü: The Forest Of The Fish Woman) filmini izledim. Filmde kadınlar tarihlerini, mitlerini ve inanışlarını aktarma biçimi olarak sinemayı seçmişlerdi. Silah olarak medyanın gören gözünü kullanan Mundurukuyü kadınları topraklarını ve kültürlerini koruma savaşı veriyorlardı. Bugüne dair şundan eminim ki bir sinema salonunu bu kadar kalabalık görmemiştim. Akşam 19.00 seansı filmlerinin bitiş saati 21.30 seansı filmleriyle çok yakındı. O yüzden iki seansa gelenler çakıştı ve bir noktada bu kalabalık benim deneyimlediğim en yüksek noktaya ulaştı. Dijitalleşen dünyada sinemalar boşalıyor söylemine karşıt bir söyleme gerek yoktu ve şu an sadece bakmak yetiyordu. (Fotoğraf:Ebrar Beyza Şentürk)

Devamını oku

İkinci gün — Atölyeler

İkinci günde Sanatla kısa film atölyeleri başladı. Yo, Aşk Asi Bir Kuştur gözlerimdeki baraj kapaklarını açtı; en sadık seyirci Meltem Ogankulu ise ilham kaynağım oldu.

Sevgili Festival Günlüğüm; İkinci günden merhabalar. Bugün Sanatla projesi kapsamında gerçekleşen kısa film atölyeleri başladı. Sabahın erken saatlerinde katılımcılar Dilde Mahalli ile film üretimi üzerine söyleşi için buluştu. Bu festivalde de ENKİ yanımızdaydı. Doğrusu bu sene gittiğim hemen her film festivalinde onları gördüm; artık tanıdık bir yüz gibiler. Yaptıkları şey aslında basit. Film bittiğinde perdede bir QR kod beliriyor. Telefonunuzla okutunca filme puan veriyor, aklınızda kalanı yorum olarak bırakıyorsunuz. Arkadaşlık ve sinema üzerine kurulu bir platform bu. Festivali yakından takip ettikleri belli; her seferinde izleyicinin işine yarayacak küçük eklemelerle çıkıyorlar karşımıza. Bugün ekipten Firdevs Su Aydın da buradaydı. Yakalamışken bir fotoğrafını çektim. (Firdevs Su Aydın, Fotoğraf: Aybüke Çam) Bugün Yo, Aşk Asi Bir Kuştur (Yo, Love Is A Rebellious Bird) filmini izledim. Çok sevgili arkadaşım Dalım “bu filme gir kesinlikle ağlarsın” , dedi. Gözlerimdeki baraj kapakları açıldı. Yo, çocukluğundan itibaren içinde bulunduğu toplumdan farklı düşünen ve kalıplardan taşan bir kadındı. Yaşlılık, kadınlık, dostluk, özgürlük ve minyatür ev… Anna, sevdiği dostunun ölüme yaklaşmasıyla yas sürecini sanatsal bir üretim biçimine dönüştürerek karşımıza çıktı. Film bir yandan Yo’ya edilen bir veda olarak görülse de onunla yokluğunda yeniden nasıl bağ kurulabileceğini gösterdi. Filmin en başında Yo’nun öleceğini bilsek de kendimizi ağlamaktan alıkoyamadık. Basın ekibinden arkadaşım İlknur’la filmi izlerken birbirimize bakamadık, ikimiz de mahvolmuştuk. Filmin duygusallığı dramatik sahnelerinden gelmiyordu. Olanı olduğu gibi, ölümü yaşam gibi doğal ve kabullenici bir şekilde anlatıyordu. Uçan Süpürge’ye gelen seyircilerle yüz aşinalığımızı bir üst seviyeye taşımak istedim. Meltem Hanım katıldığım ilk festivalden beri gördüğüm ve öykünerek baktığım biriydi. Filmlere her gün gelir filmden sonra diğer bir filmi beklerken kitap okur bazen sohbet eder bazen de notlar alırdı. Kendisiyle tanışıp küçük bir röportaj yapma şansı yakaladım. Şu an 75 yaşında olan Meltem Ogankulu 2006 yılında Uçan Süpürge tarafından en sadık seyirci ödülünü almıştı. Doktorluk yaptığı zamanlarda izinlerini festivaller için sakladığını söyledi. Festivalde tanımadığımız yönetmenleri ve filmleri tanımamız için seçkinin önemli olduğunu söyledi ve bunun devam etmesi gerektiğini iletti. İlk Uçan Süpürge’den bu yana her sene gelmiş. Gerçekten de aldığı ödülün hakkını veriyordu, enerjisiyle benim için ilham kaynağı oldu. (Meltem Ogankulu, Fotoğraf: Cemre Çıplak)

Devamını oku

Birinci gün — Açılış

Sevgili Festival Günlüğüm; Ben Aybüke, Uçan Süpürge Uluslararası Kadın Filmleri Festivali’nde basın ekibindeyim. Festival boyunca kamuya açık festival günlüğü tutuyorum. Bu günlüklerde öznelliğin içinden çıkan genel olanı da paylaşmak istiyorum. “Özel olan geneldir” şiarıyla yola çıkıyorum. O yüzden her ne kadar kendi sesimle bunları yazıyor olsam da sizler günlükleri okurken burada bulunan gönüllü arkadaşlarımın, festivale gelen konukların, filmlerdeki müthiş mücadele sahiplerinin ve seyircilerin seslerini de duyacaksınız. (Fotoğraf: Aybüke Çam) Bir yılın ardından kaldığımız yerden devam ediyoruz. Kaldığımız yerden ama kaldığımız biçimde değil. Mücadelemiz zaman içinde konu, mekan ve biçim değiştirdi. Bu bir yıllık hayatlarımızın değişen ve aynı kalan dinamiklerini bir bohçaya koyup yanımızda getirdik. Genelde açılış gecesiyle başlayan festival maceramız bu sene filmlerle başladı. Niyet ettim bu festivali günde en az iki film izleyerek kapatmaya. Filmler başlamadan önce fuayeyi biraz boş görmüştüm, ilk seanslar boş geçer belki, diye düşünmüştüm. Ama öyle olmadı. Ne olduysa gösterimlere on beş dakika kala oldu. Fuaye kalabalıklaştı ve salon seyircilerine kavuştu. Replika filmiyle başlangıç yaptım. Filmde yapay zekayla duygusal olarak ilişki kuran kadınların hikayelerine yer verildi. Yapay zekayla fazla haşır neşir olmayan biri olarak filmdeki kadınların hikayelerine başta uzak hisetmiştim. Yapay zekayı ataerkiyle mücadele araçlarından biri olarak sununca bu his kayboldu. Yine de sistemin atadığı erkeklik kalıpları yapay zekanın içinde de mevcuttu. Film çıkışında basın ekibi olarak hızlıca Letterboxd’dan puanlarımızı verdik. Sonrasında kendi aramızda tartışmaya başladık: Yapay zekayla partner olduğunuzda ataerkil düşünce kalıplarından kaçılabilir misiniz? Yapay zeka ve ona dair talepler, içinde bulunduğu toplumun kültürel kodlarından ne kadar azade olabilir? Kafam bu sorularla hala meşgul olsa da filmde yapay zekadan talep edilenin hegemonik erkeklik (her toplumun ve dönemin kendisine uygun mübah erk yaratışı ve arayışı) olduğunu gördüm. Muhteşem Zaman Makinem filmi dünyadaki gerçekliğiyle beni koltuğumda çaresiz hissettirerek başladı. Sonrası yine dünyadaki gerçekliğiyle beni göklere çıkarttı ve makinesine aldı. Çocuklar üzerinden cinsiyet eşitsizliğinin okumasını yapmak aradaki uçurumu daha görünür kıldı. Aynı yaşlarda kızı ve erkek çocuklarının büyüme biçimleri tamamen farklıydı. Bir sahnede kızlar kapının önünü süpürürken erkekler topla oynuyordu. Kızların oyunlara, film çekmeye sarılmaları ve hayalleri… İçimdeki umutlarla Kült’ten çıkarken Lucia Murat’ın sinemayı ziyarete geldiğini gördüm. Keyifli açılışın ardından asıl açılışa için Opera binasına geçtim. Opera her yıl olduğu gibi Süpürge’nin havalanması için ev sahipliği yaptı. Festivalin kırmızı açılış kurdelesi makas kesmiyor şakası olmadan Şenay Gürler ve Yetkin Dikinciler tarafından kesildi. Bohçamızdaki aynı kalan dinamikler demiştim. Her sene Şenay Hanım’ın ve Yetkin Bey’in Süpürge’ye gönül bağıyla bağlı olarak gerçekleştirdikleri sunumları, çok sevdiğim aynı kalan dinamiklerden biridir. Açılış öncesi gazetecilerle röportaj yaptılar ve gördüm ki ikisi de ayrı ayrı bu sahneye yakışmanın yanı sıra fikirleriyle hayat görüşleriyle önümüze ışık tutuyorlardı. (Fotoğraf: Özlem Sola) Festival tanıtım filmiyle başlayan gece; film fragmanları, ödüllerle devam etti. Ödül alan konukların konuşmaları esnasında her sene göğsümüzün ortasında coşku yaratan bir konuşma oluyordu, bu sene ise o konuşma Genç Cadı ödülü sahibi Ece Bağcı’dan geldi. Bilge Olgaç ödülünü alan Dilde Mahalli konuşmasında “ eve vardım, bir arada oldukça güçlüyüz ” dayanışma aracımız olan bir aradalığımıza vurgu yaptı. Onur Ödülü’nü Emel Göksu kızı Fadik Sevin Atasoy’dan aldı, bu sahnede sadece kendisini değil çocuklarını da yetiştirdiğini anlattı. “Çiçek Mi Dediniz?” afişinin önünde fotoğraflarımızı çekildik, sevdiklerimizi kucakladık ve bir sonraki gün görüşmek üzere kısa bir veda ettik. Yarın görüşmek üzere sevgili günlük…

Devamını oku