Beşinci gün — Lucia Murat
Festivalin sonuna yaklaşırken üç film: Hayalet Okul, Onur Konuğu Lucia Murat’ın Yaşadığını Görmek Ne Güzel’i ve Yusufeli’ni anlatan Kuru Taşın Başı.
Lucia’yı her gün görüyordum ama ona bakmayı şimdi öğrenmiştim.
Sevgili Festival Günlüğüm;
Yavaş yavaş festivalin sonuna geldik. Özgü Namal bir röportajında sinemanın bir çılgınlık hali olduğundan bahsediyordu. Gerçekten de festivaller bir çılgınlık hali. Sabahın erken saatlerinde filmler izlemeye başlamak, tüm günü sinemada geçirmek ve gece saat on ikiye gelirken balkabağına dönüşmeden söyleşileri takip etmek… Ve sonra uyuyup uyanıp bunu beş gün sürdürmek. Aynı gibi görünen ama farklı duygulara, dünyalara bizi sokan beş gün. Bazen film izlemek yerine fuayede yazı yazıyorum ya da arkadaşlarımla sohbet ediyorum ya da dinleniyorum. Bu anlarda insanların filmlere girişleri ve filmlerden çıkışları arasında koca bir anlam dünyası farkı görüyorum. Ben o sırada kendi dünyamda kalırken onlar yeni dünyalarla tanışmış yeni dertler edinmiş belki de yeni umutlarla dolmuş olarak çıkıyordu. Seanstan çıkan arkadaşlarım “naber?” dediğinde “aynı” cevabını veriyordum ve aynı soruyu ben sorduğumda asla “aynı” cevabını almadım. Artık nehir akmıştı, yıkananlar da başka yere gitmişti ve gelmişti.
Bugün üç filmle günü tamamladım. Hayalet Okul (Ghost School)’da korku filmi izlemeyi bekliyordum. Çocukken cinli perili filmler kulağa daha korkunç geliyordu. Büyüdükçe korkularımın değiştiğini anladım. Benim için patriyarka, cinden periden öte bir gerçeklikte ve öte bir korku noktasındaydı. Patriyarkayı kovmak cinleri kovmaktan daha zordu. Yine de sistemin gösterdiği yolu dümdüz gitmeyenler etrafından dolanarak hayallerini gerçekleştirebiliyordu.
Bu sene Onur Konuğu olarak Lucia Murat festivalin ilk gününden beri her anda yanımızdaydı. Ankara’yı çok merak ediyordu bu sebeple ona ve FIPRESCI jürisine gezi rotası belirlenmişti. Arkadaşlarımdan duyduğum kadarıyla bugün Ulucanlar Cezaevi’ni ziyaret etmişlerdi. Lucia’nın filmlerini henüz hiç izlememişken içimden “acaba başka bir müzeye mi gitselerdi?” demiştim. Sonrasında Yaşadığını Görmek Ne Güzel (Que Bom Te Ver Viva) filmini izledim. Ve her şey o zaman daha anlaşılır oldu. Belki bir haftadır Lucia’yı her gün görüyordum ama ona bakmayı şimdi öğrenmiştim. “Lucia’nın sinemasını o gittikten sonra izlersem ve filmlerine bayılırsam içimde ukte kalır” düşüncesiyle yola çıktım. İyi ki Lucia gelmiş ve iyi ki filmini izlemişim! Film sonrası söyleşiye katılamamış olsam da onun bu olayların içinden çıkıp gelmiş biri olduğunu biliyordum. Filmde askeri diktatörlük döneminde siyasi mahkum kadınların yaşadığı işkence ve sonrası hayata tutunma çabalarını öznelerin dilinden dinledik. İşkence görmüş biri olmanın toplum gözünde bir yere koyulamadığını anlatan bir sahnede insanlara o günlerden bahsederken dümdüz bir ifadeyle anlattığı bir an vardı. Etrafındaki insanların panik, acıma, ne yapacağını bilemeyişlerini gözlemlediğini ve bundan keyif aldığını anlatıyordu.
Murat’la ilgili söyleyeceklerim bitmedi, sanırım bugünümü ona adıyorum. Söyleşi sonrası Kült’ün arkasında koltuklu odada dinleniyordu. Birlikte bizlere Çankaya Belediyesi’nin gönderdiği kaşarlı sandviçi yedik. Festival gönüllüleriyle diyaloğu çok tatlıydı. Lucia Murat’la birlikte sandviç yemedim demem bu saatten sonra…
Günün son filmi Kuru Taşın Başı (On The Dry Rock) oldu. Yusufeli Barajı’nda olan biteni bölge halkının ağzından dinlediğimiz ve oradaki hayvanların da gözünden gördüğümüz bir filmdi. Yeşim Ustaoğlu ve Selen Heiz katılımıyla gerçekleşen söyleşide bana düşen fotoğraf çekmekti. Belgesel; bölge halkının yasını, öfkesini ve içinde bulunduğu çıkmazı olduğu gibi aktarıyordu. Saat gece on ikiyi geçerken söyleşi hala devam ediyordu. Filme dair unutamayacağım an “ölülerimizin kemiklerini sırtımızda taşıdık” cümlesi oldu. Ustaoğlu; yalnızca toprağın bir nimet, bir ekmek kapısı olarak yok olmadığını, binlerce yıldır biriktirdiği tüm değerlerin de yitirilmiş olduğunu söyledi.
Kafamda bir sürü dünyayla, ihtimallerle günü kapattım.
